3 Şubat 2026 Salı

Mesleğim yazarlık

 


Haruki murakami ile çok ilginç bir bağımı var. Yazdığı roman türü kitapları beni çok çekmiyor. 1Q94 okuduğumda hiç bir şey anlamamıştım. Aynı ünlü bir mekana gidip şefin spesiyalini deneyip  “hmm, tamam.” Gibi bir ifade vermişti. Beni o kadar büyülememiş o dünyanın içine çekmemişti.

Ama kurgu dışı yazımı olan “Koşmasaydım yazamazdım” uzun zaman okuduğum ve beni çok etkileyen kitaplar arasındaydı. Mesleğim yazarlık da yazar oluş hikayesi, nasıl yazmaya başladığı, bu süreçte nasıl bir disiplin işlediğini anlatıyor. Güzel kitaptı ben işlerin arka mutfağında neler olup bittiğini okumayı seven bir okur olarak keyifle okudum. Yazarlık ile ilgili bi şeyler yapmak isteyenler, özellikle dünyaca ünlü bir yazar olmak; Amerikan piyasasına ulaşmak için yalnızca metnin yeterli olmadığı yazarın eseriyle beraber var olması gerektiğini söylediği kısım etkiliydi.

Roman yazmak yüreğinizdeki karanlığın dibine dek inmektir.

Madem herkesi eğlendiremiyorsun, bu durumda kendini eğlendirmeye bak…

“O yetenek denizin içinde görece sığ bir yere gömülmüşse, kendi haline bıraksan da doğal olarak oradan fışkırma olasılığı yüksektir. Ama çok derin bir yerdeyse o kadar da kolay bulunamayabilir. Ne kadar kuvvetli ve harika bir yetenek olsa da eğer ‘Haydi burayı kazayım’ diye karar verip de küreği eline alıp orayı kazan biri olmazsa, sonsuza dek orada kalıp asla ortaya çıkmayabilir… Her şeyin bir doğru zamanı vardır, ancak bu bir kez yitirilirse, çoğu durumda bir daha geri gelmez. Yaşam denilen şey sıklıkla değişken ve adaletsizdir, bazı durumlarda ise acımasızdır.”

Gün Işığının Tadı


 Kapağı o kadar sıcak ve samimi geldi ki. Sanki bulutların arasından süzen tatlı sarı o gün ışığı gibi içimi ısıttı. 

Almanya çok satanlarda olan bu kitap çok satacak kadar insanı içine çekiyor mu bilemedim. Kitap toplumda akan balık sürüsüne karışmakta zorluk çeken iki kadının yollarının kesişmesi birbirlerinin yaralarına iyi gelmesi üzerine kurulmuş. Başlarda kitabın içine çok zor girdim bir anda bir olayın ortasında buluyorsunuz kendini.   

Ben karekterlerle bağ kuramadım. Paketli satılan soyulmuş meyveleri poşetiyle yemeğe çalışmak gibi. Yani arada duran ve o lezzeti sana geçirmeyen bir şey var. 

Kitapta sevdiğim tek şey iki karekterin  sadece birlikte yaşamaya başlaması bile iki tarafada iyi gelmişti. Yani konuşmuyorlar, ortak bir paydaları yok. Sadece aynı evde bir insanın var  olmasının bile birine iyi gelmesi beni çok etkiledi.

Anneannemde dedem vefat edince benzer bi şey demişti. Dedem son yılında hasta yatağa bağlı konuşmaz bir haldeyken bile dolduruyormuş evi. O ölünce o küçücük ev kocaman bomboş gelmişti anneanneme. 


Bazı insanların yaraları içindeydi, bazılarının ise dışında.

Ama insanlar makine değildir. İçlerinde bir şey bozulduğunda, bazen o şeyin tekrar yeşermesi için sadece zaman vermek gerekir.

Bazen sadece hayatta olmak bile ne güzel bir histi..Başka hiçbir şey değil... Sadece yaşamak...!

2 Şubat 2026 Pazartesi

Asla yalnız yeme

 


Kitap storytelde karşıma çıktı. MediaCat yayın evini okumuyorum genelde. Çok alan içi geliyor konular. Günlük hayata da uygulanabilir bir yanı var elbette. Ama ne zaman okusam hep var olan bilindik şeyler bahsediyor gibi bir izlenim veriyor. Şans eseri denk geldim. İş yerinde kimseye selam sabah verip kendi yağımda kavrulduğum bir dönemdi. Kendi yakın olduğum arkadaşlarımla da iletişimi hepten kesip kabuğumda yaşadığım bir zamandı. Biraz ufkumu açtı. Ama yine de bu kitaptaki bir hayatı normal bir insan yaşayabilir mi bilmiyorum. Belki girişimciler ve startup sahipleri olabilir. Tanıştığın tüm bağlantıları kullanmak, insanları hatırlamak, arada mesaj atıp kendini hatırlatmak; sadece insan ilişkilerinde alma odaklı değil verme odaklı da olmak.

Alıntılar
Kendi kendini meydana getirmiş insan diye bir şey yoktur. Her birimiz binlerce başka insandan meydana geliriz. Bizim için bir iyilik yapmış, bizi cesaretlendirecek bir söz söylemiş olan herkes karakterimizi, düşüncelerimizi ve başarımızı oluşturan kişilerin arasındaki yerini almıştır

Almadan önce vermek daha iyidir. Asla da çetele tutmayın, hesap yapmayın. Yaptıklarınıza cömertliğiniz hükmederse, ödülleriniz de peşi sıra gelecektir

Arkadaşlık, iki kişinin birlikteyken geçirdikleri zamanın fazla olmasından değil kaliteli olmasından doğar.

Tanıştığım her insan bir şekilde benden üstündür.

Ondan öğrenilecek bir şeyler vardır.

Ralph Waldo Emerson



13 Ocak 2026 Salı

Kadın ve kedi


Bu senenin kesinlikle enlerine girecek bir kitap. İçimi yumuş yumuş yaptı. Normalde kedileri severim. Sokakta sevdiğim ve baktığım kedilerde var hali hazırda ama bu öyküyü okumak kediciklerin gözünden biz insanları  dinlemek çok hoştu. Kitap dört öyküden oluşuyor. Kahramanların birbirleriyle uzaktan da olsa ilişkisi olan öykü kitaplarını çok seviyorum. Birde aynı olayları bir kediciklerin bir de sahiplerinin gözünden dinlemek çok ama çok hoş bir histi. Sonra bir baktım yazarlarda Shinkai bir zamanlar çok sevdiğim Your Name animesinin yönetmeni. Hoş bir tesadüftü.



Seninle tanıştığımda kendimle tanışmış gibi oldum

Kelimeler denizinde gizlenen anlamı kavrayamıyordum. Sadece yüzeyde sürüklenip duruyordum.

Bu senin hayatın ve kendin için yeterince zaman ayırdığından emin olmalısın.

Bahar geldi ve kiraz ağaçları çiçek açtı. Hayatımda gördüğüm en güzel şeylerdi.

 

5 Mayıs 2024 Pazar

hüsnü arkan/ naş

 



Deneyim kazanmak güzel bir şey. Bazı deneyimlere ulaşmak için çaba, zaman ve para gerekiyor bolca. Bazısı ise daha kolay daha ulaşılabilir. Mesela bir şair keşfetmek, bir şairin bir dizesini keşfetmek yetiyor insana. Benim için bir dize bile yeterli geliyor ömrüm boyunca taşıyorum onu. Hüsnü Arkan daha önce adını duymadığım bir yazardı. Araştırınca gördüm ki kendisi besteci ve söz yazarıymış. Sözlerinde şiirden farklı bir hava vardı demek ki bundan kaynaklanıyormuş dedim. En sevdiğim şiiri kapakta da yer alan "Zalim" şiiriydi. Sırf bu şiir bile yeter artar insana.  Zalim ne vakit zalim olur diye soruyor. Ne doğru! Ne haklı! Yüz adam öldürdüğünde mi diye devam ediyor şiir. Bilmiyorum. Bu dize hem sosyolojik hem de siyasal anlamda çok ama çok düşündürttü beni. Geçenlerde Sürmene'de okula gitmek için belediye otobüslerinin yetersiz kalması sebebiyle kendi tuttukları okul servisi yüzünden dayak yiyen şoförü ve gençleri gördüm.  Bu dizeler döndü zihnimde. 

Zalim ne vakit zalim olur, yüz adam öldürdüğünde mi?
Bin adam öldürdüğünde mi ekmek ufaldığında mı?
Karanfiller bok koktuğunda mı?
Zalim ne vakit zalim olur masallarda mı?
Yoksa bizi savunduğunda mı çağlar sırtını dönmüşken?
Biz açken mi doymuşken mi geğiriyorken mi?
Zalim şu vakit mi zalim olur; ellerimiz boşken mi?
Yoksa biz uyuyorken mi davullar çalarken mi?
Vazgeçerken yanılmışken iç çekiyorken mi?
Zalim ne vakit zalim olur, geç kaldığımızda mı erken geldiğimizde mi?
Zaman kine ve küfre dönüşürken mi?
Canımız yandığında mı sabrımızda mı?
Zalim ne vakit zalim olur, biz başkasıymışken mi?
Yarışıyorken mi onunla?

Kitapta yalnız toplumsal olaylara değinen şiirler yok tabi ki. Aşksız olmaz haliyle. Bu son iki dize de gitti hoşuma.


28 Nisan 2024 Pazar

John Fowles/ Ağaçlar

 




Çok meşhur kitapları olan yazarları hiç de bilinmeyen kitaplarıyla okumaya başlamak çok garip bir şey. Sanki uçakta yan yana denk gelip muhabbet etmişim de sonra bir öğrenmişim meğer benim uçak arkadaşım meşhur mu meşhur biriymiş. John Fowles'in Koleksiyoncu'nu da Fransız Teğmenin Karısını da defalarca duydum bir denk gelip okuyamadım. Gerçi ayrıntı yayınları genelde nispeten ağır eserler basıyor. Okuyacak zihin gerekiyor insana.  Ağaçları çok ama çok seven ben bu incecik kitabı kütüphanede görünce alıverdim hemen. Kitap zannettiğim şekilde ilerlemedi. Tam olarak ne aradım bilmiyorum ama ben aradığımı bulamadım. Sonuç olarak çıkarım yaptığım en bariz şey dünyanın neresinde olursan ol, küçük bir çocuk olduğun zaman yeşilliğe ihtiyaç duyuyorsun. Sonsuz bir orman veyahut küçük bir arka bahçe fark etmez tabiat içinde keşfedilecek onlarca şey barındırıyor. Bir çocuğa yapılacak en iyi şey onun doğayı keşfetmesine izin vermek olduğunu bir kez daha anladım. Onun dışında kitap kültür farkı yüzünden mi yazarın dili yüzünden mi kısacıktı ama çok zor okundu. Belki de bir anı kitabı olarak okumaya başladığım ama neticesinde içinden oldukça metaforik bir felsefe kitabı çıktığı için olabilir. Kitaptan aldığımız haz okuma deneyimimiz onu okumaya başlarken düşündüğümüz şeylerle bu denli bağlantılı olduğunu bu kitap sayesinde öğrendim. Bir kitaba başlarken mümkün mertebe varsayımlarda bulunmamaya karar verdim.

bknz: benim beklentilerimdeki şey doğadaki son çocuk gibi doğa ve çocuk hakkında kurgu dışı bir metin veya  başlangıçta sadece su vardı kitabı gibi anılar ve doğa ile dolu bir şeydi. İlgilenirseniz bu iki kitabı mutlaka tavsiye ederim.

Alıntılar:

Cehalete yol açan şey ille de çok yetersiz bilgi değildir; gereğinden çok bilgiye sahip olmak ya da gereğinden çok bilgi edinmeyi istemek de aynı sonucu verebilir.

Onun kaosunun benim için düzen olmasıysa bence pek önemli değil.

Orman bekliyor sanki en değerli özsuyu sessizlikmiş gibi.

13 Ocak 2024 Cumartesi

Tiryaki Aynası Yasemin Zengin

 


Kitaba yorumum: Kendi dilimde yazılmış şiirleri okumayı çok seviyorum. Şiirin büyüsü kendi anadilinde daha anlaşılır oluyor bence. Bu yüzden ünlü ünsüz ne kadar şiir kitabı varsa okumaya çalışıyorum. Bu kitaba da kütüphanede rastladım. Kapak tasarımı biraz ürkütücü gelse de aldım. Beğendiğim dizeler olsa da genel olarak şiirlerin her satırı kendi içinde bir cümleymiş gibiydi. Yan yana getirince anlamlandırmak o denli zordu ki. Bu durum ilk başlarda okuma zevkimi düşürdü. Ama sonra her bir satırı ayrı bir dize olarak düşünerek okuyunca daha çok sevdim

Alıntılar

bileğime damlatıyorum kokuyu bayram oluyor hemen kapılar açık düğmeler hâlâ ilikli

unutmayı bırsaksam sonraya duyacağım kim çağırdı beni

karanlıkta kim seçebilir kendisini

bulmak için bırakıyorum elimdekileri

merdiven basamağında bir çocuk flüt çalıyor 
ve bir kedi bükmüş boynunu 
ısıtabildiği kadar ısıtıyor güneş kaldırımı...

7 Ocak 2024 Pazar

St. Exupery’nin Mektupları


 Kitapla Tanışma Hikayem: Üniversitenin son yılında iyice bunaldığım bir zamanda bir arkadaşım hadi AVM'ye gidelim demişti. Hiç sevmezdim AVM gezmeyi. Ama eşlik ettim ona. O esnada Küçük Prens sergisi varmış şansımıza. Yüzlerce dilde yazılmış küçük prens kitapları. Kimisi dünyanın en küçük kitabı kimisi yansıma olarak yazılmış. Çok etkilenmiştim. Sonra hemen kitabını okumuştum. Sonraları animasyonu çıkmıştı ama beni bir o kadar etkilenmemişti. İlk başta sevgim Küçük Prenseyken sonra tüm eserlerini okuyunca yazarı Antoine Saint Exupery'e dönmüştü. Döne döne okudum altını çizdiğim yerleri. Mektuplarından oluşan bu eserini görünce çok sevinmiştim.

Kitabın Konusu: Küçük Prens kitabı ile tanınan Fransız yazar Antoine Saint Exupery'in annesine ve arkadaşına yazdığı mektuplar oluşan kitap kimi zaman şairene cümlelerle bezenmiş, kimi zamansa hepimizin insan olduğunu anlatan sıradan şeylerle dolu. Antoine bir savaş pilotu. Fas'ta uzun süre görev yapmış. Özellikle o yalnızlık günlerinde mektup yazmak onu hayata bağlayan bir etken olmuş.

Kitaba Yorumum: Hayranlık beslediğin insanların iç dünyalarına çokça haiz olmak bir yönden kötü. Çünkü onların zayıflıklarını ve size kötü gelen bir takım yanlarını görmek bir kafa karışıklığına sebep oluyor. Kitabı okurken aklıma Nilgün Marmara geldi. O da bir müddet eşinin işi sebebi ile çöl gibi bir yerde yaşamıştı galiba. O yalıtılmışlık duygusu üretken zihinleri çıldırtacak gibi oluyor herhalde.   "Geceleri yufka yürekliyim, kendi kendime acıyorum." içinde bulunduğu zihinsel durumu anlatıyor. Kendi bu külrenkli beyinlerin(!) içinde yalnız hissediyor Antoine. Yalnızlığı iyice ağır basmaya başlıyor. "Dün Kazablanka'ya indim. İlkin, yalnızlığımı alıp sokaklarda dolaştırdım, yalnızlık burda insana daha bir ağır geliyor, çünkü sokaklardan ancak bir kişi geçebiliyor."  Yalnızlığı üzerine çok ağır bir şekilde çöküyor.  " Ama asıl önemlisi artık kendimi hafif bir gölge gibi algılamıyorum (yüzde yüz kişisel bir izlenimdi bu). Hiç istemediğim bir görevle ağırlaşmış yaşlanmış duyumsuyorum" bu sözler bana o kadar tanıdık geldi ki. Kendimi ara ara bu duygu halinde buluyorum.

İşte bu yalnız zamanlarını mektup yazarak arkadaşı ve annesinden mektup bekleyerek geçiriyor. Gelen her mektubun her satırını her kelimesini itina ile okuyor. 

"Çünkü ben mektupları haince okurum. İçlerinde kaş göz oyunlarını vurgulamaları ve gülümsemeyi ararım."

Bu kadar sık mektup yazarken ve mektup beklerken bile şu cümlelerini okuyunca bir garip oldum.

"Çok az yazıyorum, ama benim kusurum yok bunda. Çoğu zaman ağzım dikili. Başka türlüsü elimden gelmiyor."

Antoine hem annesine hem de arkadaşına öylesine düşkün ki. Bu düşkünlüğünü ve sevgisini her fırsatta  ifade ediyor.

"Size nasıl büyük bir gönül borcuyla bağlı bulunduğumu, bana nasıl anılarla dolu bir ev verdiğinizi bilemezsiniz. İlk bakışta hiçbir şey duymayan, vurdumduymaz biri gibiyim. Oysa, var gücümle kendimi savunmaktan başka bir şey yapmıyorum. "

"Anneciğim, Fransa'da çiçeklerin açtığı söylendiğine göre, hemen gidip çiçek açmış bir elma ağacının altına oturun. Ve benim için, uzun uzun bakın çevrenize. Her yan yemyeşil, şipşirindir mutlaka, çimenler bitmiştir... Yeşilden yoksunum, yeşil tinsel bir besindir, yeşil insanın davranışlarına yumuşaklık, gönlüne erinç verir. Yaşamınızdan bu rengi çıkarın, kupkuru, kötü yürekli bir insan oluverirsiniz. Yırtıcı hayvanların karanlık kişilikleri, diz boyu yoncalar arasında varıp yuvarlanamayışlarından geliyor olmalı. Kendi payıma, ağaca benzer bir şeye rastlayınca hemen birkaç yaprak koparıp cebime atıyorum. Odacığıma döndükten sonra, sevgiyle bakıyor, incitmemek için usulca çeviriyorum onları. İçim rahatlıyor. Yeşile boyanmış yurduma kavuşmayı ne çok isterdim."

Antoine ile ilgili beni en çok üzen ve bunaltan şey Faslılar hakkında söyledikleri cümleler. Bu kadar edebi bir yönü olan bu adamın insan sevgisinin daha fazla olması gerekirken aşağıda yazan türde cümleler çok garibime gitti.

"Buradaki insanlar öylesine can sıkıcı ki, hiçbir şey düşünmüyorlar, ne üzüntülü, ne de sevinçliler. Senegal onları benliklerinden yoksun bırakmış. Bir şeyler düşünen, acıları, sevinçleri, dostlukları olan insanların düşünü kuruyorum. Burada kafalar öylesine külrenkli ki. Fas gibi, umut kırıcı, zekâ yönünden genişliği olmayan, geçmişsiz, bakımsız, şapşal bir ülke. Sakın Senegal'i düşle meyim Koskoca günün bir tek saati bile hoş değil. Ne gündoğumu, ne de günbatımı... Ağır, külrenkli bir gün ve hemen ardından, nemli gece..."

Ve "bugün hava güzel" diyememek beni umutsuzluğa düşürür, çünkü bu söz bir sürü şeyi anlatır.

Mektup ve günce türünde okumayı seven bir insansanız yahut yazara ilgi duyuyorsanız kitaba bir göz atabilirsiniz.


1 Ocak 2024 Pazartesi

Tek Odalı Ev Rukiye Yeğinol

Tek odalı ev kütüphanede rastladığım minimalist kapak tasarımı hoşuma gittiği için aldığım bir kitaptı. Kitaptan çok fazla bir beklentim yoktu. İlk öykü beni bir türlü içine almadı. Bir kaç kez okudum bıraktım. Kitap teslim mesajı gelince son kez elime aldım ve en son hikayeyi okudum. Ve çok ama çok sevdim. Derken kitabı karıştırdım 5-6 öykü daha okudum ve çok sevdim. Yazarın yazış tarzı yüzünden mi bilmiyorum ama bana nedense Italo Calvino'yu anımsattı. Bazı öyküleri bir kaç kez okudum. Sonra kitabı üzülerek iade ettim. Tarihini uzatabilirdim ama kendi kütüphaneme almak ve onu okumak istedim. Hem de bir kitabı beklemek ne hoş şey. 
Kitap on yedi ayrı öyküden oluşuyor. Hani rüya görürken kendimizi bir anda bir sahnede buluveririz. Bir anda sokaktayızdır ve yoğun duygular içindeyizdir. Bir tür zihinsel bir hezeyan sizi takip eder. Olayları anlamlandırmaya çalışırsınız. Kitap boyunca bu tür duygu durumu beni takip etti. Kötü anlamda değil tabi. Başı sonu olmadan bir hikayenin içinde buluveriyorsunuz kendinizi. Ne oldu ne bitti derken bir anda karakterle bir bağ kurmuşsunuz ve öykü bitmiş. Bilmiyorum ben gerçekten çok sevdim kitabı. Kütüphaneme ekleyince tekrar okuyup bu yazı daha da ayrıntılı yazacağım.

O zaman Gerçeği Nasıl Göreceğiz? Şeyma Ünal


 25 yaş hedeflerimden biri de çokça Türk yazar okumaktı. Şeyma Ünal'ı Youtube kanalından tanıyordum. Kendisi iki sene önce Youtube'da üretkenlik konularında oldukça güzel içerikler üretiyordu. Daha sonra İnstagram'ı daha etkin kullanmaya başladı. İki çocuğu var ve bir anne influencer. Benim ilgi alanıma hitap etmediği için takipten çıktım. Kitabını görünce eski bir arkadaşımı görmüş gibi sevindim ve merak edip aldım.  

Kitabın konusu: Kitaptaki tüm öykülerin baş kahramanı küçük kızlar. Biz küçük bir kızın o naif kırılgan ve neşe dolu penceresinden dünyaya bakıyoruz. Çocukluk anılarından yola çıkarak yazarın hayatla ilgili vardıkları kanaatleri de okuyoruz. Kimi zaman bir yaz öyküsü, kimi zaman kalbi kırılan bir kızın iç dünyasını görüyoruz.  Sakin öyküler. Sanki oradan buradan duyduğumuz hikayeler. Sanki kendi çocukluğumuzun öyküleri. Kitap yazarın ilk kitabı olması sebebiyle bazı eksikliklere sahip. Bazı cümleler çok uzundu. Bazı ayrıntılar öykünün akıcılığın bozuyordu. Ama yine okuduğuma sevindiğim bir kitap oldu. Yazarın tekrar bir kitabı çıksa alır  ve merakla okurdum.

10 Eylül 2023 Pazar

Dün- Agota Kristof


Kitapla Tanışma Hikayem:
Bazen rastgele kitaplar alıyorum. Adını duymadığım kapağı ve adı bana hitap etmeyen. Benim için sürpriz bir yumurta gibi onlar içinden ne çıkacak acaba.

Kitabın Konusu: Tobias annesiyle yaşayan babasının kim olduğunu bilmeyen yoksul bir çocuktur. Annesi köylülerle yatar karşılığında un mısır vs alır. Tobias mutludur çünkü o yaşamın diğer türlüsünü bilmez. Tobias okula başlar. Ona çöreğini veren, onunla konuşan Line ile tanışır. Fakat bir gün ailesi hakkında bir sır öğrenir ve bir daha geri dönmemek üzere köyü terk eder. Başka bir ülkeye girer fabrikada işe başlar adını ve geçmişini değiştirir. O anne babası savaşta ölmüştür bir kimsesizdir. Adı da Sandor Lester'dir. Bu haliyle yeniş bir yaşam kurar. Bir gün yaşamı geçmişten gelen biri ile değişir.
Kitaba yorumum: Bu kadar kısa ve yoğun bir kitap okumak öyle güzel bir zevkti ki. Rüya görmeyi ve rüyalar hakkında okumayı seven biri olarak bölümler arasına serpiştirilen rüyalar çok hoştu. Yazarın sihirli sözcükleri kitaptan çıkıp beni çepçevre sardı. Bende Tobia ile beraber kaçış macerasına katıldım . Bende gün boyu aynı işi yaptığın fabrikanın içinde aklıma kaybedecek gibi oldum.
Spoiler: Yaşamda bazı insanlarla olmak kaderimizde oluyor ne kadar kaçarsak kaçalım kendimizi onların yanı başında buluveriyoruz. Ama bazı insanlarda birbirlerini ne kadar severse sevsinler bir araya gelemiyorlar. Bence sevgiden önce saygı geliyor. Bir aşkın insana her şeyi yapabilme izni vermesi diye bir şey yok. Aşık olup aklı başından gidip karşındakine her şeyi yapmak neticede bunu aşkına bağlayıp masum tavırlarına girmek bence mantıksız. Maalesef bu algı film ve dizilerle o kadar işlemiş ki insanlara. Aşkından döven, aşkından kıskanıp kavga çıkaran bıçak çeken insanlar var. Kitabın ikinci bölümü aklıma uğultulu tepelerdeki sağlıksız ilişkiyi getirdi. Netice de ikisini de harap olduğu bir yaşam.
Son olarak son zamanlarda ana karakterlerden ziyade yardımcı karakterleri düşünür oldum. Kitapta Sandor'u anlayıp sevsem de kitabın sonunda kızına eski aşkının ismini vermesi beni sinir etti. O çocuk geleceğe gidiyor. Oysa sen onu bir isimle geçmişe bağlıyorsun.

Elbette. Bir yerlerde varolduğunu biliyorum. Dünyaya gelişimin tek bir nedeni var: Onunla karşılaşmak. Bu durum onun için de geçerli. O da dünyaya yalnızca benimle karşılaşmak için gelmiş. Adı Line, benim karım, aşkım, hayatım. Onu hiç görmedim.


Kısa süre sonra, düşünecek bir şeyim kalmıyor, yalnızca artık düşünmeyi istemediğim şeylerle baş başa kalıyordum.
Şimdilerde umudum çok azaldı. Önceleri arayış içinde durmadan yer değiştiriyordum. Bir şey bekliyordum. Ama ne? Bilmiyordum. Hiçbir fikrim yoktu. Ama hayatın, olduğundan farklı olamayacağını düşünüyordum, yani hayatın adeta hiçbir şey olduğunu. Ama hayat bir şey olmalıydı ve ben o şeyin olmasını bekliyordum, o şeyi arıyordum”
Sanırım yazı yazmak beni yok edecek.